Sonu Göründü İlkbahârın

Gün doğar, batar…
gelmez elinden bir başka iş…

Demleniyor münzevi ızdıraplar
kırkikindi sularından
Gurbet içimde, yâreni neyleyim

Varsa bir hürriyet, gönülde bir yerde…
Ne yaz günü bir ağaç gölgesinde,
Ne serin bir turkuaz deniz üstünde…

Ömür bu, hep mevsim mevsim
Sonu göründü ilkbahârın…
Ârâftayım…

Gün batmış, bak a azizim,
Sanırım yaşlandık yine…

Çapraz Tutuşlar

Rıhtım…
Ayaklar sarkaç…

Güz kelebeği,
Kış dondurması,
Kaygı ve turist,
İklim tutulması,
Ölüme beş kala aşk,
Çat kapı bir huzur,
Alelade, işportadan
Ay, deniz, yakamoz
Aha da polis, GBT
Zaten böyle biterdi bu şiir
-Hayır memur bey…

Su

Su hayattır, derler. Öyle gerçekten.

Nijer’de su var. Su olmasa insanlar yaşamaz. Ama sudan suya dağlar-denizler kadar fark var.

Sıcak ve kurak coğrafya. Su kaynakları kısıtlı. Narin akarsular fazla ömürlü olamıyor bu sebeple… Yerin altından çıkarmak gerek çok defa. Ama teknolojik imkanlar kısıtlı. Dışarıdan bir destek olmadan çok güç. Klasik usulde kazmalar vurularak kuyular açılıyor. Ancak ağzı açık kuyular bazı zaman hastalık yuvasına dönüşebiliyor.

Su var. Yok değil. Ama en temizi çamurlu su… İçme suyu en büyük sıkıntı. Biz bu topraklarda misafir Türkler, onların kullandıkları sular üzerimize sıçradığında, elimiz o sulara değdiğinde suyun temas ettiği yerleri sabunla yıkama ihtiyacı hissediyoruz. Bura insanlarıysa bizim dokunduğumuzda kirlendiğimizi hissettiğimiz suları içiyorlar!
***
Yağmur zamanı büyükçe çukurlarda toplanan sulara geliyorlar. Çoluk çocuk, hem içiyor hem yıkanıyor, hem hayvanlarını yıkayıp suluyorlar… Ömrümüzce görmediğimiz manzaralar… Hayretle izliyoruz…
Yağmur zamanı araba lastiklerinin toprak yolda yaptığı çukurlarda biriken suları, bardak bardak su bidonlarına dolduran kadınlara şahit olanları dinleyince… İnsan biraz değişik oluyor.
***
Nijer Nehri Afrika’nın Nil’den sonra ikinci büyük nehri. Ama çok az bir kısmı bu ülkenin topraklarından geçiyor. Faydalanabilenlerin sayısı çok az.
Kaldı ki nehrin suyu zaten çamur akıyor!

Susuzluğa karşı bir önlem; su kuyuları açılıyor. İnsani yardım kuruluşların yaptığı en kayda değer çalışmalardan biri bu. Ancak çok yetersiz. Sayıları 10 bini bulan köy yerleşimlerinin % 90’a yakını temiz içme suyundan mahrum yaşıyorlar.
Temiz içme suyu bulunamayınca, kirli sulardan hastalıklar da bulaşıyor. Fil hastalığı en ürkütücü olanı. Vücut organları ayaklar, eller büyümeye başlıyor.
Ayaklar fil ayağı gibi olmuş, bir insan düşleyin: sütun gibi…

Ama susuz insanların başka çaresi mi var? Hastalıkları düşünecek halleri yok…

Yüz binlerce insanın temiz içe suyundan mahrum yaşadığının farkında olursa, su içinde yaşayan kitleler, belki bir şeyleri tekrar düşünürler…

İletişim

3 G teknolojisi Türkiye’dekiyle aynı yaşta… Açıkçası dünyanın en fakir iki ülkesinden biri olan Nijer’de internetin bulunabileceğine pek ihtimal vermiyordum. Az da olsa sayıları internet kullanıcıları mevcut. 2010 yılı itibariyle 10 bin kadar internet kullanıcısı var. Büyük devlet dairelerinde, zenginlerin ve büyük şirketlerin ofislerinde şimdilik. Halk pek anlam veremiyor. Ama halkın arasından meraklı ve durumu görece iyi olanlar da internet ediniyorlar bir şekilde.

Bilgisayar kullanımı da ona keza. Bilgisayar lüks bir kullanım aracı. Türkiye’de çocukların oynadığı bilgisayar oyunları burada yetişkinler için “bilgisayar kullanabilme” yeteneği olarak kayda giriyor çok zaman.

Televizyon var. Nijer Devlet televizyonu var. Fransızca yayın yapıyor. Yerel dillerde de yayınlar var.

Televizyon programları çok sade… Reklamlar da öyle… Kamerayı tutan ellerin çok acemi olduğunu anlamak için sıradan bir Türk izleyicisi olmak fazla bile…

Radyo televizyona göre daha yaygın. Radyo çok daha ucuz. Müzik yayını ve radyo programları yapılıyor. Her yerde hareketli Afrika müziklerine kulak misafiri oluyorsunuz. Radyolarda dini yayınlar da yoğun bir şekilde yapılıyor.

Şehirlerde radyo-televizyon ve bilgisayara dayalı iletişim teknolojisi mevcut. Ancak taşrada durum farklı. Başkentin bile 50 kilometre dışına çıktığınızda adeta taş devrine giriyorsunuz. Elektirik yok. Su yok. Ama uydu ve 3 G teknolojisi sayesinde internet var! İronik ama biraz düşününce makul de…

Cep telefonu kullanımı da yaygın. Üç tane büyük gsm şirketi var. Aynı şirketler 3 G altyapısını da sağlıyorlar…

Dünyanın en fakir ülkesi, internet? Belki daha öncelikli şeylerin olması gerektiğini düşünüyor insan. Yeni Dünya Düzeninin ayak seslerini duyar gibiyim. Anlaşılan büyük devletler, fakir de olsalar küçüklerin internetsiz kalmasını istemiyorlar.

Dünya birbirinden haberdar olmalı…

Muhtemelen farklı sebeplerle ama, evet bence de…

Anlaşmak

“Sonra yine bir yol tuttu.

Nihayet iki dağ arasına geldiğinde,

söylenen hiçbir şeyi anlamayan

bir kavmin yanına geldi.” (18/92-3)

 

Bir gün Temel’le Dursun bir çay ocağının başında oturuyorlarmış. Bir turist gelip, İngilizce bir şeyler sormuş. Temel ve Dursun bakışmışlar, bir cevap çıkmamış.

Sonra turist bir başka dilde bir şeyler sormuş, yine cevap yok.

Sonra bir başka dilde..

Anlamışlar aynı soruların birkaç dilde tekrarı olduğunu ama bilmeyince yok işte bir cevap..

Turist ne yapsın, dönüp gitmiş çaresiz..

Dursun Temel’e dönüp;

-    Ula Temel, dil  bilmemek ne kadar kötü değul mu? demiş.

Temel’in cevabı da mânidar:

-    Dil bilup da ne yapacaksun. Baksana adam kaç dil biliyor da neye yarayi?

***

Nijer de diğer Batı Afrika gibi Fransa’dan bağımsızlığını alan ülkelerden. Resmi dil Fransızca. Yönetim de laik. Bir dönem Fransızca tüm ülkenin mecburi ortak dili okutulmuş. Daha sonra eğitimde zorunluluk kalkmış. Fransız etkisi de eski şiddetini kaybetmiş. Devlet görevi almak istiyorsanız, Fransızca bilmek durumundasınız. Orta yaşın üstü ve okuyanlardan önemli bir kitle yine Fransızca biliyor. Fransa’nın resmen ayrıldığı çok olmuş belki ama dili hala burada ve hakim konumda. Toplumun bir vakıası halinde…

Bir dünya dili olarak İngilizce’nin de kısmen konuşulduğunu söylemeliyiz. Ancak Fransızca, belki resmi dil olarak kalmasının da bir neticesi olarak daha baskın konumda şüphesiz.

Nijer , ekseri Afrika devletleri gibi kabile yapılarından oluşuyor. Birbirinden farklı, bir çok kabile var. Doğal olarak her kabilenin kendine ait bir kültürü var ve ayrıca bir de dili!

Batı Afrika’nın güneyinde en kalabalık kabile Hausa kabilesi.. Nijer dışında komşu ülkelerde de Hausa nüfusu var. 30-40 milyon ile 100 milyon arası rakamlar veriliyor, Hausa nüfusu için. Batılıların Afrika politikaları ve müslüman dünyaya bakışları göz önüne alınırsa, 100 milyon rakamı daha kayda değer!

Nijer’de en kalabalık grup bu Hausa kabilesi. Nijerya’da da etkinliği söz konusu, diğer civar devletlerde de. Hausa olmayanlar da Hausa dilini biliyorlar ekseriyetle. Hausa batı tarafından da ciddi anlamda muhatap alınan bir dil. BBC’nin Hausa dilinde bir haber sitesi var.

Araplar var, bir tarihte buralara gelmişler. Sayıca çok azlar, ancak maddi durumları ortalamaya göre yüksek.

Arapça da bir İslam dili olarak biliniyor ve bu sebeple konuşanları da bulunuyor okumuş kesimler arasında.

Sonra Zarmalar var, Fulanlar, Tuaregler… Çeşit çeşit kültürler, kabileler…

Buradaki dostlardan biri insani yardım ulaştırmak için uzak bir mekana gidiyor. Bir bölgede, birine yol soracak oluyorlar. 8 dil bilen rehberleri bile derdini anlatamıyor.

Sonradan öğrendiğime göre 16 farklı dil varmış burada… Birbirinden farklı diller… Yetmiş iki buçuk milletten insanların toplandığı imparatorluk başkentlerini andırıyor.

***

Burada dile ve iletişime dair bir şeyler daha keşfediyorum:

Dillerin ötesinde, beden dilinden de farklı bir dil sezer gibiyim. Sanki anlaşmak isteyen iki insan arasında gizli bir dil kanalı oluşuyor. Belki yanlarında duran bir üçüncü kişinin bile sezmediği, sezemediği. Bir şekilde anlaşmak mümkün oluyor.

Bir de sıkça tesadüf ettiğim bir şey: karşısındakinin dilinden tek bir kelime bile anlamayan iki insan, ikisi de kendi dillerinde konuştukları halde anlaşabiliyorlar! Whitgeinstein bunları da görseydi kim bilir daha neler düşünürdü!

***

Dil bilmek önemli elbette. Bu noktada Temel’in ifade ettiği çaresizliğe katılmıyorum.

Bir dil bir insan demişler. Şöyle diyorum kendime; “dünyanın herhangi bir yerinde sadece bir insan bile bir dili konuşuyorsa, o dil öğrenilmeye değerdir.”

Temel’e katılmıyorum, evet, ama Temel, aslında bir gerçeği de ifade ediyor. Ne kadar bilirsek bilelim, öğrenemediğimiz şeyler mutlaka olacaktır. Anlayamadığımız kimseler, anlayamayacağımız kişiler olacaktır.

İletişim çok defa dilin de ötesinde bir sanat!

Sözü Mevlânâ’dan bağlayalım:

“Ne kadar bilirsen bil, senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır.”

Geceler

geceler çökünce erkenden

dünya döner yine kendi halinde

kuşlar yuvada günün şükründe

geceler çökünce erkenden

geceler çökünce erkenden

denizler karanlık karanlık üstüne

tembel yakamozlar salınır su üstünde

ay kendi nöbetinde

geceler çökünce erkenden

bir bedevi devesinin dibinde

çöl ayaz, kumlar da üşür gece

bekleyeni varsa gelir sabah

Para ve İktidar

-Siyasi Soruşturma-

Kapitalizm, Komünizm, Liberalizm ve Sosyalizm, özünde ekonomik sistemler. Paranın dağıtımı noktasında fikirler serdediyorlar. Buna bağlı olarak siyasi bir model teklif ediyorlar.

İslamcılık, biraz hilafet, biraz diyanet ve en nihayet siyaset diyor. Bunlara bağlı olarak ekonomi konusunda da bazı teklifleri var. Ama sistemleşmemiş, sistemleştirenler var, ama uygulaması yok, varsa tutmamış, tutmuşsa yaygınlaşmamış.

Yani işin özü, “para ve iktidarı”, klasik tabirlerimizle “mal ve mülkü” hakça dağıtırsanız sorun ortadan kalkıyor.

Aslında bu kadar basit mesele…

***

Kapitalizm ve Liberalizm, malı ferdin eline verir. Fert malı üzerinde tam yetkilidir. Kimse ona karışamaz. Devlet ve iktidar da ferdin müsrifliğine göz yumar.

Komunizm ve Sosyalizm, malı topluma ve dolayısıyla devlete/iktidara verir. Ferdin söz söyleme hakkı yoktur. Devlet, yani elitler ne derse o olur.

Oysa İslam, ferde hürriyet verdiği kadar, devlete de sınırlama yetkisi verir. Fert öyle kafasının estiği gibi çarçur edemez, gözetmesi gereken ihtiyaç sahipleri de vardır. Bu da yetmez malın üzerine bir de Allah’ın himayesini getirir. Kul, devlete rağmen bir şeyler yapsa dahi, Allah’ın mülkündedir, malı üzerinde Allah’ın da hakkı vardır! Bir gün hesabını vereceğini bilir.

Yani ister kominist, ister kapitalist referanslı bir düzende yaşasın Müslüman, öyle kendi başına kalmaz. Çizilen sınırlar içinde sorumlulukları, sorumsuzluk denizinde sınırları vardır!

İslamcılara göre ise, faiz haramdır, israf haramdır. Peki malın dağıtımı, ticaret piyasası, uluslar arası hukuk ve ticarette ekonomik ilkelerimiz neler olacaktır? Sigorta tamam lazımdır; borsa, eh hadi meşrûdur ama neticede iş münferit fetvalarla yürümektedir.Yekpâre ve uygulanabilir bir düzene, toplumsal ve dahası “küresel ölçekte uyarlanabilir” bir sisteme ihtiyaç vardır. “Ne yapalım kardeşim, ne istiyorsun” denildiğinde “ık-mık” etmeden verebileceği bir cevabı; ya da “Hadi sana verdik her şeyi, ne yapmak istiyorsan yap” dendiğinde yapacak derli toplu bir şeyleri olmalıdır müslümanın.

Peki İslâmî bir iktisat ve iktidar sistemde dikkat edilecek temel ilkeler neler olmalıdır?

Öncelikle şunu bilmeliyiz. Para ve iktidar ya da mal ve mülk, Allah’ın lütfudur. Lütuf ise lutfedenin kararına, isteğine kalmıştır. İsterse verir isterse vermez. İstediğine istediği kadar verir, istediğine hiç vermez. Bir hak olmadığı için kimsenin lütfun dağıtımında adalet, denklik eşitlik gibi bir iddia ile ortaya çıkmaya hakkı da olmaz!

Allah bu dünyada, kafirlere mal konusunda cömert davranmıştır. Ta ki heveslerini alsınlar, ahirette bir nasipleri kalmasın.

Müslümanlara da açık çek vermiştir: “Dünyada isterseniz veririm, ama o zaman ahirette nasibiniz kalmaz!” Ve müslümana yakışanı da söylemiştir: hem dünyada hem ahrette istemelidir. Allah o zaman dilediği şekilde verir, dünyada ele-güne muhtaç etmez. Ahirette de unutmaz!

İktidara gelince… Kuran’a göre iktidar da “insanlar” arasında dönüşlüdür. Çünkü “insan halifedir”: Müslüman değil! Müslüman adam gibi davranır, insanca yaşarsa “halife”olur. İnsanlıktan taviz verir, kardeşiyle kavga eder, zulme kayarsa, iktidar elinden gider. Bu dönemde insanca davranmayı, kardeşçe geçinmeyi öğrenenlerin eline geçer.

Bu meyanda Müslüman unutmamalıdır ki; dünya hayatı imtihandır, kimi zaman varlık, kimi zaman yoklukla imtihan olur kullar.

Yine hatırlamalıdır ki, Allah, insanlar arasında ayrım yapmaz, tüm insanlar onun kullarıdır, kulcağızlarıdır. Onlara rahmetle muamele eder, umulur ki kendileri bir yol bulup hidayet bulurlar. Özgür iradelerine karışmaz Allah kullarının. Kullarının Rabbidir, şüphesiz, ama sevgisi kadar, bahşettiği özgür iradelerine saygısı da vardır; O’nu yok saymaları pahasına bile olsa!

Unutmamalıdır ki, Allah Müslümanları zulme düştükleri zaman, dünya hayatı oyununda kurallara aykırı davrandıkları zaman kayıracak değildir. Bu dünyada herkes aynı kurallara tâbîdir.

***

Mesele evet, basit, “mal ve mülkü” ya da “para ve iktidarı” hakça dağıtırsanız sorun kalmıyor, evet.

Ama hiç de basit olmayan bir yönü daha var meselenin.

Hak nedir?

Sana göre, bana göre değişen bir şeyse hak adalet bunun neresindedir?

Hakça dağıtmak nasıl olur?

İşte mesele burada kör düğüm oluyor…

(Devamı düşünülüyor…)

Siyah İnsanlar

İlk intibâlar önemlidir, yani öyle derler.

Uçaktan iniyoruz. Bizi karşılamaya gelen dostlarımızın arabasıyla kalacağımız yere doğru yola koyuluyoruz. Vakit gecenin bir yarısı. Önümüzde yaşanacak bir Ramazan ayı var. Burada nelerle karşılaşacağız? Nasıl hatıralarımız olacak? Acaba güvenli bir yer mi? Ne yiyiyor, ne içiyor burada insanlar? Gerçekten o müthiş ve meşhur Afrika kıtlığı-kuraklığı ve açlığı var mı? Yoldaykan bir taraftan kafamda bu tür sorular tavaf ediyor.

Bir yandan bizi karşılamaya gelen dostlarımızın misafir karşılamanın getirdiği neşe ile anlattıklarına kulak kabartırken, diğer yandan iki gözüm bir de gözlüğüm etrafı kolaçan ediyorum. Hiç yabancı gelmiyor sokaklar, caddeler, kaldırımlar ve dahası insanlar. Renkleri farklı ama sanki yabancı değiliz birbirimize. Sokaklar, arada bir geçen tek odadan ve bir minareden ibaret camiler, kaldırımlardaki sokak satıcıları, kuzu ve tavuk ızgara edenler…

Gecenin bir saatinde edindiğim intibalara göre zaten bizim olan bir yere gelmişiz.

***

Her tarafta simsiyah insanlar. Herkes birbirinin aynı sanki. Hal böyle olunca “bunları nasıl ayırt edeceğim” diye düşündüm pek tabî. Ama zaman geçince her şeye aşinâ olduğu gibi insan, çehrelerin farklarını görmeye başlıyorsunuz.

Birgün bir adam, sanki biraz daha farklı geldi gözüme. Bir başka siyah insanla yan yana geldiklerinde anladım farkını; bu yeni adam daha siyahtı. Yani siyah tenli olmakta da bir ton farkı varmış.

Bir başka gün bir başka kabileden insanların bulunduğu bir ortamdayım. Karşımdaki adamın siyahlık derecesini düşünüyorum. Daha kara bir adam da var mecliste, kıyas imkanım var yani. Derken efendim ortama bir başka adam daha geldi, bu simsiyahtı. Hepten şaşırmıştım. En siyah olanına bakarken, “bundan siyahı da olmaz” diye düşünmeden edemiyordum ki tam; teninden de siyah olan sakalları dikkatimi çekti…

Rüya

 M. Sali’ye                               

Dostlardan uzak düşmek..
en feci acıdır elbet.
kaçar hep o gözü aydın sabahların tadı tuzu…
İstanbul’da bile yalnız kalırsın.
işi olmayanlar da arayıp sormaz zaten.

saklanmış çocuklar, bak oynuyorlar
hoş değil, körebe oynarken ebeye çelme takmak.
ama çocuklar gibi kuralsız olmak lazım
ah bunu bir de anlasa büyükler..

kuşlar ötüyor bak…
demek hayattayız hala ve de rüya görebiliyoruz
İstanbul’dayız dostum,
seninle buluşmuşuz, kuşlar ötüyor, çocuklar oynuyor,
ve dostumla sohbet ediyorum.
daha güzel ne görebilir ki rüyasında insan!

Beyaz bir sayfa…

 

Üç tarafı denizlerle çevrili, dört mevsim yaşanan, ama enlem farkı ama yükselti çeşitliliği deyin, nebatın ve hayvanatın bin bir türünü barındıran, üzerinde yaşayan insanlarla mutlu, mesud müreffeh, teknolojinin son nimetlerine her zaman sahip, yılın her mevsimi çarşı pazarında dört ayrı mevsimin nimetlerini bulabildiğiniz, güvenlik endişesinin (dünyanın kahir ekseriyetine göre haniyse) yaşanmadığı; giyim kuşamdan tutunuz, asgari tüm ihtiyaçlarını bir şekilde kendi kendine üretip karşılayabilen, ürettiği vakit, uygun maliyetle dünya standartlarının üzerinde kalite ortalamasını haiz ürünler çıkaran; ilim-fikir-kültürel seviyesi yerinde; dini milli duyarlılıklar sahibi; hürriyetine düşkün, devletine sâdık; ana-babasını ve yakın akrabasını gözeten, evladına bir ömür destek olan; felaket zamanlarında hem kendi yurttaşını, hem dünyanın bir ucundaki ademoğlu kardeşini düşünecek kadar diğergam; tek eşliliğin vazgeçilmez bir gelenek olarak yaşandığı, her deri renginden insanın “insan” olarak görüldüğü; ufuk sahibi, devlet-i âli vârisi olmanın getirdiği merhamet, genişlik ve ufuk sahibi insanların yaşadığı bir vatan parçası.

Kalabalıktan biri şöyle dedi, ayağa kalkıp:

“Biz bu cennette doğmak için bir bedel ödemedik. Ama yaşıyorsak, bir bedel ödememiz lazım”

Buydu bizi yollara düşüren…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.